Bir Yere Ait Olmadan da Yaşanır mı?
Bazı yerlerde yaşarız. Bazı yerlerse bizde yaşamaya devam eder.
Uzun zamandır “Nerelisin?” sorusunun göründüğü kadar kolay bir soru olmadığını düşünüyorum.
İnsan doğduğu yeri söyleyebilir. Büyüdüğü şehri söyleyebilir. Şu anda yaşadığı yeri de söyleyebilir.
Ama bunların hiçbiri bazen insanın gerçekten nereye ait olduğunu anlatmaz.
Çünkü yaş ilerledikçe insanın hayatına başka şehirler giriyor. Başka yollar, başka odalar, başka pencereler…
Bir yerde işe gidiyorsun. Başka bir yerde birkaç yıl geçiriyorsun. Bir şehrin sokaklarını ezberliyorsun, sonra bir gün bavulunu toplayıp başka bir yere gidiyorsun.
İlk zamanlarda yabancı olduğun yerler bir süre sonra günlük hayatının parçasına dönüşüyor.
Marketin yerini öğreniyorsun.
Hangi yoldan daha kısa gidildiğini öğreniyorsun.
Güneşin hangi tepeden battığını, yağmurun hangi sokakta daha çok biriktiğini bile öğreniyorsun.
Sonra tuhaf bir şey oluyor.
Bir zamanlar yabancı olduğun yerden ayrılırken bu kez ona dönüp bakıyorsun.
İnsan galiba yalnızca evlerde yaşamıyor.
Biraz sokaklarda, biraz manzaralarda, biraz da geçtiği yollarda kalıyor.
Ben bazı yerlere fotoğraf çekmek için gittim. Bazı yerlerde çalıştım. Bazılarından sadece geçtim.
Ama yıllar sonra fark ettim ki, insanın hafızası harita gibi çalışmıyor.
Mesafeleri ölçmüyor.
Bir yeri kilometresiyle değil, orada ne hissettiğinle hatırlıyorsun.
Bazen yıllarca yaşadığın bir şehir sende birkaç görüntü bırakıyor.
Bazen yalnızca birkaç saat bulunduğun bir yer, yıllar sonra bile bütün ayrıntılarıyla aklında kalıyor.
Bir taş duvar.
Denizin kokusu.
Bir ağacın gölgesi.
Yol kenarında içilen bir bardak çay.
Bunların hangisinin “ev” olduğunu kim söyleyebilir?
Belki de insanın evi, dönmek istediği yer değil; kendisi gibi olabildiği yerdir.

İnsan yaş aldıkça kök salmanın yalnızca bir yerde uzun süre kalmak olmadığını anlıyor.
Bazen kökler toprağa değil, hatıralara uzanıyor.
Bir şehirden ayrılıyorsun ama oradaki bir akşam seninle geliyor.
Bir sahilden uzaklaşıyorsun ama dalgaların sesi bir yerlerde kalıyor.
Bir eve kapıyı son kez çekiyorsun; yıllar sonra o evin penceresinden giren sabah ışığını hâlâ hatırlıyorsun.
Bu yüzden artık “ait olmak” kelimesini eskisi kadar kesin kullanamıyorum.
Belki insan tek bir yere ait olmak zorunda değildir.
Belki hayat boyunca geçtiğimiz yerlerin her birine küçük bir parçamızı bırakıyoruz.
Onlardan da küçük bir şey alıp yolumuza devam ediyoruz.
Sonra bütün bunların toplamına kendimiz diyoruz.
Bazen uzun bir yolda yürürken bunu daha iyi anlıyorum.
Arkamda bıraktığım yerlere bakıyorum.
Önümde henüz görmediğim yollar var.
İkisinin arasında duran kişi benim.
Ne tamamen geride bıraktıklarıma aitim ne de henüz ulaşmadıklarıma.
Ama bundan eskisi kadar rahatsız değilim.
Çünkü insanın mutlaka bir yere ait olması gerekmiyor belki.
Bazen yürümeye devam edebilmek de bir çeşit aidiyettir.
Ve günün sonunda insanın yanında taşıdığı en gerçek memleket, kendisidir.
— Mustafa Öner
MAVİ KADRAJ