Fotoğrafını Çekmediğim Anlar
Bazen deklanşöre basmamak ve bir anı yalnızca kendine saklamak üzerine.
Bazı anlarda elim makineye gider, sonra durur. Işık güzeldir, yüzler sakindir, her şey fotoğraf olmaya hazır görünür. Yine de deklanşöre basmam. Çünkü bazı anlar kaydedilince çoğalmaz; yalnızca bölünür.
Bir keresinde deniz kıyısında uzun süre oturdum. Ufuk yavaşça rengini değiştirdi. Yanımdaki sessizlik, söylenebilecek bütün cümlelerden daha yerindeydi. O ânın fotoğrafı yok. Fakat hâlâ en net hatırladıklarımdan biri.
Fotoğraf çekmek, bakışın bir biçimidir. Çekmemek de öyle. Makineyi indirdiğimde gördüğüm şey kaybolmaz; yalnızca başkasına gösteremeyeceğim bir yere, hafızanın daha kırılgan tarafına yerleşir.
Her şeyi saklamak istediğimiz bir zamandayız. Gördüğümüzü, yediğimizi, geçtiğimiz yolu… Sanki kaydetmezsek yaşanmamış olacak. Oysa hayatın bir kısmı kanıtsız kalmayı hak eder.
Çekmediğim anlarda kadrajın sınırları kalkıyor. Sağda ne vardı, ışık nereden geliyordu, görüntünün dışında kim duruyordu diye düşünmüyorum. An, olduğu kadar geniş kalıyor.

Elbette sonradan pişman olduğum oldu. Keşke o bakışı, o yolu, o kısa karşılaşmayı saklasaydım dedim. Sonra hatırlamanın kusursuz olmadığını; tam da bu yüzden bize ait olduğunu anladım.
Bazı fotoğraflar yıllar sonra bile ayrıntılarını korur. Bazı hatıralarsa her dönüşümüzde başka bir renge bürünür. Hangisinin daha gerçek olduğunu bilmiyorum. Belki gerçeklik de ışık gibi, baktığımız saate göre değişir.
Şimdi makineyi ne zaman kaldıracağımı bildiğim kadar ne zaman indirmem gerektiğini de öğreniyorum. Fotoğrafını çekmediğim anlar arşivimde görünmüyor. Yine de bütün karelerin arasında, sessizce onlar duruyor.
— Mustafa Öner
MAVİ KADRAJ